27 Ağustos 2015 Perşembe

Duanın Kabul Edilmesinin Şartları

1- Düzgün bir imana, Ehli sünnet itikadına sahip olmalıdır. Ehli sünnete göre; Îman artmaz ve azalmaz. Büyük günah işlemekle îman gitmez.Gayba îman esastır. Allahü teâlâ Cennette görülecektir. Ameller (İbâdetler)  îmandan parça değildir. Amelde dört mezhebe birine tâbi olmak şarttır. Eshâb-ı kirâmın ve ehl-i beytin ve Peygamberimizin zevcelerinin hepsini sevmek şarttır. Dört halîfenin üstünlükleri, hilâfet sırasına göredir.Namaz, oruç, sadaka gibi nâfile ibâdetlerin sevabını başkasına hediye etmek câizdir. Mîraç; ruh ve beden olarak yapılmıştır. Evliyânın kerâmeti haktır. Şefaat haktır. Mest üzerine mesh câizdir. Kabir suâli vardır. Kabir azâbı ruh ve bedene olacaktır.İnsanları ve işlerini de Allahü teâlâ yaratır. İnsanda irâde-i cüz'iyye vardır. Rızık, helâldan da olur, haramdan da olur. Velîlerin ruhları ile tevessül edilir ve onların hâtırına duâ edilir. Hadis-i şerifte, “Bid'at ehlinin duâsı ve ibâdetleri kabul olmaz.” buyuruldu. 

2- Farzları yapıp haramlardan, kul hakkından sakınmalıdır! İbrâhîm-i Edhem hazretlerine sordular : “ Allahü teâlâ, “Ey kullarım! Benden isteyiniz! Kabûl ederim, veririm” buyuruyor. Halbuki, istiyoruz, vermiyor? “ Bunlara şöyle cevap verdi: “ Allahü teâlâyı çağırırsınız, Ona itaat etmezsiniz. Peygamberini tanırsınız, Ona uymazsınız. Kur'an-ı kerimi okursunuz, gösterdiği yolda gitmezsiniz. Cenâb-ı Hakkın nîmetlerinden faydalanırsınız, Ona Şükretmezsiniz. Cennetin, ibâdet edenler için olduğunu bilirsiniz, hazırlıkta bulunmazsınız. Cehennemi, âsîler için yarattığını bilirsiniz, Ondan sakınmazsınız. Babalarınızın, dedelerinizin ne olduklarını görür, ibret almazsınız. Aybınıza bakmayıp, başkalarının ayıblarını araştırırsınız. Böyle olan kimseler, üzerlerine taş yağmadığına, yere batmadıklarına, gökten ateş yağmadığına Şükretsin! Daha ne isterler? Duâlarının netîcesi, yalnız bu olursa, yetmez mi? Evet, Allahü teâlâ, Mümin sûresinin altmışıncı âyetinde, “Duâ ediniz, kabûl ederim”, isteyiniz, veririm buyuruyor. Fakat, duânın kabul olması için, beş şart vardır: Duâ edenin müslüman olması, Ehl-i sünnet îtikatında olması, haram işlemekten, bilhassa haram yimekten, içmekten sakınması, farzları yapması, bilhâssa beş vakit namaz kılması, Ramazan oruclarını tutması, zekât vermesi, Allahü teâlâdan istediği şeyin sebebini öğrenip, bunu araması lâzımdır. Allahü teâlâ, herşeyi bir sebep ile yaratmaktadır. Birşey istenince, o şeyin sebebini gönderir ve bu sebebe tesîr ihsan eder. İnsan bu sebebi kullanıp, o şeye kavuşur. Evliyâsının hatırı için, âdetini bozarak, bunlar duâ edince veya Evliyâyı kiram vesîle edilerek duâ edilince, bunlara “Kerâmet” olarak, sebebe hâcet kalmadan, doğruca istenileni verir.” Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri, duâsı makbûl bir zât idi. İnsanlar, duâsını alabilmek için uzak yerlerden gelirlerdi. Birgün birisi gelip: - Efendim, son nefeste selâmetle gidebilmemiz için duâ buyurun, dediğinde; - Her kim farzları edâ ettikten sonra, duâ ederse duâsı kabûl olur. Sen farzdan sonra duâ ederken bizi de hatırlarsan biz de seni hatırlarız. Bu durum hem sizin, hem de bizim için duânın kabûl olmasına vesîle olur, buyurdu. Allahü teâlâ, evliyâsının duâlarını kabûl edeceğini Kur'ân-ı kerîmde bildirmektedir. Hadîs-i şerîfte de, “Saçları dağınık ve kapılardan kovulan öyle kimseler vardır ki, bir şey için yemin etseler, Allahü teâlâ onları doğrulamak için o şeyi yaratır” buyuruldu. Sa'd bin Ebi Vakkas hazretleri Peygamber efendimize dedi ki: - Yâ Resûlallah, duâ buyur da, Allahü teâlâ, benim her duâmı kabûl etsin. Cevâbında buyurdu ki: - Duânızın kabûl olması için helâl lokma yiyiniz!Çok kimse vardır ki, yedikleri ve giydikleri harâmdır. Sonra ellerini kaldırıp duâ ederler. Böyle duâ nasıl kabûl olunur? Diğer hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Haramdan sakının! Midesine haram lokma girenin kırk gün duâsı kabul olmaz.) “On dirhemlik elbisenin bir dirhemlik kısmı haram kazançtan gelse, o elbise ile kılınan namaz kabul olmaz.” “Şarap içenin namazı kırk gün kabul olmaz.” “Harâmdan sakının! Çünkü midesine harâm lokma giren kimsenin kırk gün duâsı kabûl olmaz.” “Çok kimse vardır ki, yedikleri ve giydikleri harâmdır, sonra ellerini kaldırıp duâ ederler. Böyle duâ nasıl kabûl edilir?” 



3- Kıymetli vakitlerde duâ etmelidir Cum'a günü ve gecesi, ezân vakti, ezân ve ikâmet arası, her günün seher vakti, gecenin ikinci yarısı, Receb'in ilk gecesi, Şa'ban'ın onbeşinci gecesi, Bayram geceleri, Arefe günü, Ramazan gün ve geceleri, iftar zamanı, her günün zevâl vakti, Cum'a günü öğle ile ikindi arası kıymetli vakitlerdir. Bu vakitleri ganimet bilmelidir. Hastalık hâli, aile ve vatanınından uzak kalındığı zaman, farz namazlardan sonra, İhlâs sûresi okunduktan sonra, yağmur yağarken, düşmanla karşı karşıya gelince, oruçlu olduğu zaman, kalbinde incelik hissettiği anda duâ etmelidir. Çünkü kalbdeki incelik rahmet kapısının açık olduğuna işarettir. Rabbimiz, seher vakti, “Duâ eden yok mu kabul edeyim!” buyurur. Şerefli hallerde, mesela yağmur yağarken, oruçlu veya hasta iken duâ etmeli! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Dertli müminin duâsını ganimet bilin!” . “Beş vakt farz nemâzdan sonra yapılan duâ kabûl olur” “Gecenin son üçte birinde, dünya semâsını rahmetiyle dolduran Allahü teâlâ buyurur ki: İstiğfar eden yok mu, onu mağfiret edeyim. İsteyen yok mu, istediğini vereyim, duâsını kabûl edeyim.” “Oruçlunun duâsı reddolunmaz.” “Üç duâ vardır ki, Bunların kabul edileceğinden şüphe yoktur. Mazlumun duâsı, misafirin duâsı ve babanın evladına duâsı 

4- Kabûl edileceğine inanarak duâ etmelidir. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde “Duâ edin, kabûl edeyim” buyuruyor. Duânın kabûl edileceğinden şüphe etmemelidir. Şartlarına riâyet edilip edilmediğinden şüphe etmelidir. Peygamber efendimiz: “Allahü teâlâya, kabûl edileceğine tam inanarak duâ ediniz! Biliniz ki, Allahü teâlâ gâfil bir kalb ile yapılan duâyı kabûl etmez.” “Duâ ettim kabul edilmedi demedikçe, duâ kabul edilir” buyurdu. Kur'an-ı kerimin ve duânın tesir etmesi için bazı şartların gözetilmesi gerekir. Okuyanın veya yazanın ve hastanın buna inanması, hastanın zararlı olan gıdalardan, şüpheli ilaçlardan perhiz etmesi, sıcaktan ve soğuktan sakınması gerekir. Okuyanın, itikadının bozuk olması, haram işlemekten, kul hakkından sakınması, haram ve habis şey yiyip içmemesi ve karşılık olarak ücret almaması şarttır. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Allahü teâlâ, duânızı kabûl eder. Duâ ettim, hâlâ duâm kabûl olmadı diye acele etmeyiniz! Allah'tan çok isteyiniz! Çünkü kerem sahibinden istiyorsunuz.” “Duâ ettim, duâm kabul olmadı diye acele etmeyin! Allahtan çok isteyin! Çünkü kerem sahibinden istiyorsunuz.” “Duâ eden, üç şeyden hâli değildir: Ya günâhı affolur veya hemen hayırlı karşılığını görür, Yahut âhırette mükâfatını bulur.” “Rabbiniz, şüphesiz hayâ ve kerem sahibidir. Kulları ellerini kaldırıp kendisinden birşey istedikleri zaman, onların ellerini boş çevirmekten hayâ eder.” “Duâda acele edilmezse, duâ kabûl olur.” Duâda acelenin nasıl olduğu sorulunca Peygamber Efendimiz “Duâ ettim de kabûl edilmedi demektir” buyurdu. Allahü teâlâ, duâ edenleri, sağlık ve selamet isteyenleri sever. Duâ edip de duâsı dünyada kabul edilmeyenlere, Kıyamet günü Allahü teâlâ, “Bu senin falan zamanda ettiğin duâdır. O duânın yerine sana şu sevabları veriyorum” buyuracak, o kadar çok sevab verecek ki, o kimse, “Keşke dünyada hiçbir duâm kabul olmasaydı da, bugün onların karşılıklarını görseydim” diyecektir. 


5- Belâ gelmeden önce çok duâ etmelidir. Duâ, sıkıntılı zamanlarda, belâ geldiğinde değil her zaman edilmelidir. Sevgili Peygamberimiz, “Şiddet ânında duâsının kabûl edilmesini isteyen kimse, refah zamanında çok duâ etsin!” buyurmuştur. Üstâd Ebû İshak hazretlerinden duâ istediler. Duâ etti. Duâsının kabûl edildiğini gören bir talebesi, “Efendim, bu duâyı bana da öğretin, ihtiyâç hâlinde ben de edeyim” dedi. Üstâd da, “Bu duânın kabûl edilmesinin sebebi, otuz yıldır kıldığım namazlar ve devamlı ettiğim duâlar ve harâm lokmadan sakınmamdır.” buyurdu. 7- Sebeplere yapışmalıdır Allahü teâlânın âdet-i ilâhiyyesine uymadan, sebeplere yapışmadan, çalışmadan duâ etmek, Allahü teâlâdan mucize istemek demektir. Müslümanlıkta, hem çalışılır, hem de duâ edilir. Önce sebebe yapışmak, sonra duâ etmek lâzımdır. Kur'an-ı kerimde Allahü teâlâ dâimâ çalışmağı emretmektedir. İnsan bütün gayreti ile çalışacak, bütün zâhirî sebeplere yapışacak, ancak ondan sonra Allahü teâlâdan istiyecektir. Çalışmadan önce değil, çalışırken, başarabilmek, kazanmak için, Rabbine yalvararak, Ondan yardım bekliyecektir Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Çalışmadan duâ eden, silâhsız harbe giden gibidir.” Adet-i ilâhiyyeye uymak, sebeplerini aramak, bulmak için çalışmak lâzımdır. Şartlarına uyarak çalışana, elbet verilir. Dilediğine, çalışmadan da, ihsân eder. Fakat sebeplere yapışmamızı emretmektedir. 

Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Bir Müslüman Yûnüs aleyhisselâmın balığın karnında iken ettiği duâyı okuyup, onunla duâ ederse, duâsı kabûl olur.” “Birinize derd ve belâ gelince, Yûnüs Peygamberin duâsını okusun! Allahü teâlâ Onu muhakkak kurtarır. Duâ şudur: “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn” 

  

Duanın Önemi

Duâ, Allahü teâlâya yalvararak murâdını istemektir. Allahü teâlâ, duâ eden Müslümanı çok sever. Duâ etmeyene gadâp eder. Duâ mü'minin silâhıdır. Dînin temel direklerinden biridir. Yerleri, gökleri aydınlatan nûrdur. Duâ, gelmiş olan dertleri, belâları giderir. Gelmemiş olanların da gelmelerine mâni olur. Allahü teâlâ, “Bana hâlis kalb ile duâ ediniz! Böyle duâları kabûl ederim” buyurdu. Bunun için, duâ etmek, namaz, oruc gibi ibâdettir. Allahü teâlâ, “Bana ibâdet yapmak istemiyenleri, zelîl ve hakîr yapar, Cehenneme atarım” buyurdu. Allahü teâlâ, herşeyi sebep ile yaratmakta, ni'metlerini sebeplerin arkasından göndermektedir. Zararları, dertleri def' için ve faydalı şeyleri vermek için de, duâ etmeği sebep yapmıştır. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Duâ, ibâdetin aslı ve özüdür. Allah katında duâdan makbûl birşey yoktur. Duâ yetmiş türlü kazâyı önler. Ömrün bereketini artırır.” “Kazâ, ancak ve yalnız duâ ile durdurulur.” “Duâ, ibâdetin aslı ve özüdür. Allah katında duâdan makbul birşey yoktur. Duâ 70 türlü kazayı önler. Ömrün bereketini artırır.” “Allahü teâlânın katında duâdan daha makbûl ve kıymetli birşey yoktur.” İmâm-ı Rabbânî hazretleri, “Duâ, kazâyı, belâyı defeder” buyurudu. Duânın yapılması mukadderata bağlıdır. Takdirde duâ varsa elbette yapılır. Duânın belâyı önlemesi kazâ ve kaderdendir. Nitekim Peygamberimiz, “Kader, tedbir ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabûl olan duâ, o belâ gelirken korur.” buyurmuştur. Peygamber efendimiz, “Allahü teâlâya günah işlemiyen dil ile duâ edin!” buyurunca, böyle bir dilin nasıl bulanacağı soruldu. Bunun üzerine “Birbirinize duâ edin! Çünkü ne sen onun, ne de o senin dilinle günah işlemiştir” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Duânın kabul olması için iki şey gerekir. Duâyı ihlas ile yapmalıdır. Yediği ve giydiği helaldan olmalıdır. Müminin odasında, haramdan bir iplik varsa, bu odada yaptığı duâ kabul olmaz.”

KÖTÜ AHLÂK VE BUNLARDAN KURTULMANIN ÇÂRELERİ

İnsana dünyâda ve âhıretde zarar veren herşey, kötü ahlâkdan meydâna gelmekdedir. Ya’nî, zararların, kötülüklerin başı, kötü huylu olmakdır. Harâmlardan [kötülüklerden] sakınmağa (Takvâ) denir. Takvâ, ibâdetlerin en kıymetlisidir. Çünki, birşeyi tezyîn etmek, süslemek için, önce pislikleri, kötülükleri yok etmek lâzımdır. Bunun için, günâhlardan temizlenmedikçe, tâ’atların, ibâdetlerin fâidesi olmaz. Hiçbirine sevâb verilmez. Kötülüklerin en kötüsü, (küfr)dür. Kâfirin [Allaha düşman olanın] hiçbir iyiliği, hayrâtı, hasenâtı, âhıretde fâideli olmaz. [Zulm ile öldürülen kâfir,şehîd olmaz. Cennete girmez.] Îmânı olmıyanın hiçbir iyiliğine sevâb verilmez. Bütün iyiliklerin temeli takvâdır. Herşeyden önce, takvâ sâhibi olmağa çalışmak lâzımdır. Herkese, takvâ sâhibi olmalarını emr ve nasîhat etmelidir. Dünyâda râhata, huzûra kavuşmak, sevişmek, kardeşçe yaşayabilmek, âhıretde de, sonsuz azâbdan halâs olarak, ebedî ni’metlere, se’âdetlere kavuşmak, ancak takvâ ile nasîb olur. Kötü huylar, kalbi hasta eder. Bu hastalığın artması, kalbin ölü- müne [ya’nî küfre] sebeb olur. Kötü huyların en kötüsü olan şirk, ya’nî küfr ise, kalbin en büyük zehridir. Îmânı olmıyanın, (Kalbim temizdir. Sen kalbe bak) gibi sözleri, boş lâflardır. Ölmüş olan kalb temiz olmaz. Küfrün envâ’ı vardır. Hepsinin de en kötüsü, en büyüğü (şirk)dir. Bir kötülüğün her çeşidini bildirmek için, çok kerre, bunların en kötüsü söylenir. Bunun için, âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i şerîflerde bulunan şirk kelimesinden, her nev’ küfr ma’nâsı anlaşılır. Nisâ sûresinin kırksekiz ve yüzonaltıncı âyet-i kerîmelerinde, müşrikin hiç afv edilmiyeceği bildirildi. Bu âyet-i kerîmeler, kâfirlerin Cehennem ate- şinde sonsuz yanacaklarını bildirmekdedir. [(Şirk), Allahü teâlâya ortak yapmak, benzetmek demekdir. Benzeten kimseye (Müşrik), benzetilen şeye (Şerîk) denir. Bir kimsede, birşeyde, ülûhiyyet sıfatlarından birisinin bulunduğuna inanmak, onu şerîk yapmak olur. Allahü teâlâya mahsûs olan sıfatlara, ya’nî (Sıfât-ı zâtiyye) ve (Sıfât-ı sübûtiyye)lere (ülûhiyyet sıfatları) denir. Sonsuz var olmak, yaratmak, herşeyi bilmek, hastalara şifâ vermek, ülûhiyyet sıfatlarındandır. Bir insanda, güneşde, inekde, herhangi bir mahlûkda, ülûhiyyet sıfatı bulunduğuna inanarak, ona ta’zîm, hurmet etmeğe, ona yalvarmağa, ona (ibâdet etmek), tapınmak denir. O şeyler (Sanem=put) olur. Böyle zan olunan insanın ve kâfirlerin heykelleri, resmleri ve mezârları önünde de, ta’zîm edici şeyler söylemek, yapmak da, ibâdet etmek, şirk olur. Bir insanda ülûhiyyet sıfatlarından birinin bulunduğuna inanmayıp, Allahın sevgili kulu olduğuna veyâ vatana, millete hizmetleri olduğuna inanarak, bunun resmine, heykeline, ta’zîm etmek şirk olmaz, küfr olmaz. Fekat, herhangi bir insanın resmine hurmet etmek harâm olduğu için, ta’zîm, hurmet eden bir müslimân fâsık olur. Harâm olduğuna ehemmiyyet vermezse, diğer bir harâmı, ehemmiyyet vermiyerek yapanlar gibi (Mürted) olur. Müşrik olmıyan yehûdî ve hıristiyanlar da, Muhammed aleyhisselâma inanmadıkları için kâfirdirler. [Allaha düşmandırlar.] Bunlara (Kitâblı kâfir) denir. Şimdi, hıristiyanların çoğu, Îsâ aleyhisselâma ülûhiyyet sıfatı isnâd etdikleri için, müş- rikdir. Barnabas ve Aryus mezhebinde olanları, kitâblı kâfir iseler de, bunlar bugün yokdur.] Kalb hastalıklarının şirkden sonra en kötüsü, (Bid’at)lara inanmak ve bid’at işlemekdir. Bid’atlardan sonra, günâhlardan sakınmamak gelir. Küçük olsun, büyük olsun, şirkden ya’nî küfrden başka günâh işleyip, tevbe etmeden ölen bir mü’min, şefâ’at olunmakla, yâhud hiçbir sebeb olmadan, yalnız Allahü teâlânın merhamet etmesi ile, afv olunabilir. Küçük günâh, afv edilmezse, Cehennemde azâb çekilecekdir. Kul hakkı da bulunan günâhların afvı güçdür ve azâbları dahâ şiddetli olacakdır. Zevcesinin mehrini vermemek ve insanların hak dîni öğrenmelerine mâni’ olmak, kul haklarının en büyüğüdür. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki, (Bir zemân gelir ki, insan kazancının halâldan mı, harâmdan mı olduğunu düşünmez) ve (Bir zemân gelir ki, islâmiyyete yapış- mak, elinde ateş tutmak gibi güç olur.) Bunun için, harâmların hepsinden ve tahrîmî mekrûhlardan sakınmak takvâ olur. Farzları ve vâcibleri terk etmek harâmdır. Müekked sünnetleri özrsüz terk etmek tahrîmen mekrûh olur denildi. İ’tikâdda ve ahlâkda ve amelde emr olunanları terk edene, kıyâmetde azâb yapılacakdır. Azâba sebeb olan şeyleri terk etmek lâzımdır. Meselâ nemâz kılmamak ve kadınların, kızların açık gezmeleri büyük günâhlardandır. Bir günâhı terk etmek, meselâ beş vakt nemâzı hergün kılmak çok lâzımdır. Fekat, bu kitâbımızda, terk edilmemesi lâzım olanları değil, terk edilmesi lâzım olanları bildireceğiz. Yapılmaması lâzım olan şeyler, yâ belli bir uzv ile yapılır, yâhud bütün beden ile yapılır. Günâh işlenen uzvlardan sekiz uzv meşhûrdur. Bu uzvlar, kalb, kulak, göz, dil, el, mi’de, ferc ve ayaklardır. Kalb, insanın göğsünde, sol tarafında bulunan yürek denilen et par- çasına nefh olunmuş [üfürülmüş] rûhânî bir latîfedir. Rûh gibi, madde olmıyan [mücerred olan] bir varlıkdır. Günâh işliyen, bu uzvların kendileri değildir. Bunlarda bulunan his kuvvetleridir. Dünyâda ve âhıretde se’âdete kavuşmak, râhat etmek istiyen kimse, bu uzvların günâh işlemelerine mâni’ olmalıdır. Günâh işlememek, kalbinde meleke, tabî’at, hâlini almalıdır. Nemâz kılan, harâm işlemiyen sünnî bir kimseye (Müttekî) ve (Sâlih) [iyi insan] denir. Allahü teâlânın rızâsına, sevmesine kavuşarak, (Velî)si olur. Kalbde tabî’at hâlini almadan, kendini zorlıyarak günâhlardan sakınmak da, takvâ olur ise de, velî olmak için, günâh işlememek tabî’at, huy hâlini almalıdır. Bunun için de, kalbin temizlenmesi lâzımdır. (Kalbin temizlenmesi, islâmiyyete uymakla olur.) (İslâmiyyet) üç kısmdır: İlm, amel, ihlâs. Ya’nî, emrleri ve yasakları öğrenmek, öğ- rendiklerine tâbi’ olmak, bunları yalnız Allah rızâsı için yapmak lâ- zımdır. Kur’ân-ı kerîm, bu üçünü emr ve medh etmekdedir. 449. cu sahîfeye bakınız! Bu (İslâm ahlâkı) kitâbında, kalbin temizlenmesi için, yalnız, terk edilmesi lâzım olan günâhlar bildirilecekdir. Bunlara (Kötü ahlâk) denir.

İSLÂM AHLÂKI

ÖNSÖZ 
Besmeleyle başlıyalım kitâba!
 Allah adı, en iyi bir sığnakdır. 
Ni’metleri sığmaz ölçü, hisâba,
 Çok acıyan, afvı seven bir Rabdır! 
Allahü teâlâ, dünyâda bütün insanlara acıyor.
 Muhtâc oldukları ni’metleri yaratıp, herkese gönderiyor. 
Dünyâda ve âhıretde se’âdete kavuşmak için, bu ni’metlerin nasıl kullanılacağını da bildiriyor. İslâ- miyyeti hiç işitmemiş olan kâfirlerin Cehenneme sokulmıyacaklarını, bunların hesâbdan sonra, hayvânlar gibi yok olacaklarını, İmâm-ı Rabbânî, 259.cu mektûbunda bildirmekdedir. İşitdikden sonra, düşü- nüp îmân edenleri Cennete sokacakdır. Düşünmek için ömür boyu zemân vermişdir. Nefslerine, kötü arkadaşlara, zararlı kitâblara ve yabancı radyolara aldanarak küfr ve dalâlet yoluna sapanlardan îmâna gelenleri afv ediyor. Bunları ebedî felâketden kurtarıyor. Azgın, zâlim olanlara hidâyetini ihsân etmiyor. Onları, beğendikleri, istedikleri, içine düşdükleri inkâr bataklığında bırakıyor. Âhıretde, Cehenneme gitmesi gereken mü’minlerden, dilediklerini, Cehennemde, günâhları bitinciye kadar yakdıkdan sonra Cennete kavuşduracakdır. Her canlıyı yaratan, her vârı, her ân varlıkda durduran, hepsini korku ve dehşetden koruyan yalnız Odur. Herhangi bir kimse, herhangi bir zemânda, herhangi bir yerde, herhangi bir kimseye, herhangi bir şeyden dolayı, herhangi bir sûretle hamd ve şükr ederse, bu medh-ü senâların ve teşekkürlerin hepsi, Allahü teâlâya mahsûsdur. Çünki, her ni’meti [iyiliği] yaratan, gönderen, hep Odur. O hâtırlatmazsa ve kuvvet ve kolaylık vermezse, kimse kimseye iyilik ve kötülük yapamaz. Hep Onun dilediği olur. Onun dilemediğini kimse yapamaz. [Hadîs-i kudsîde, (İnsanları, beni tanımakla şereflenmeleri için yaratdım) buyuruldu. Bunu işitince, (kâfirler, dünyâ- da Allahü teâlâya inanmıyorlar. Bu hadîs-i şerîf hâsıl olmuyor) demek doğru değildir. Çünki, âlimler, velîler, belli bir dereceye yükselince, belli bir yaşa gelince, Allahü teâlâyı tanımağa başlıyorlar. Kâfirler de, âhırete gidince tanıyacaklardır. Tanımıyan kalmıyacakdır.] Hamd, bütün ni’metleri Allahü teâlânın yaratdığına ve gönderdi- ğine inanmak ve söylemek demekdir. Şükr, bütün ni’metleri ahkâm-ı islâmiyyeye uygun kullanmak demekdir. Ni’met, fâideli şey demekdir. Ni’metler, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarında yazılıdır. Ehl-i sünnet âlimleri, meşhûr dört mezhebin âlimleridir.

Onun sevgili Peygamberi, insanların her bakımdan en güzeli, en üstünü olan Muhammed aleyhisselâma ve Onun iyi ahlâk ve ilm sa- çan, Âline, ya’nî akrabâsına ve Eshâbının hepsine “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bizden düâlar ve selâmlar olsun! Müslimânların öğrenmeleri lâzım olan bilgilere (İslâm ilmleri) denir. İslâm ilmleri ikiye ayrılır: (Din bilgileri) ve (Fen bilgileri). Fen bilgilerine (Hikmet) denir. Dinde reformcular, fen bilgilerine (Rasyonel bilgiler), din bilgilerine (Skolastik bilgiler) diyor. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (Hikmet, müslimânın gayb olmuş malı gibidir. Onu nerede bulursa alsın!) buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, fen bilgilerini öğrenmeği emr etmekdedir. Din bilgilerinin esâsı yirmi ilmdir. Bunlardan sekizi, yüksek ilmler, onikisi de, yardımcı ilmlerdir. Yüksek ilmlerden birisi, (Ahlâk ilmleri)dir. [Güzel ahlâk sâhibi olan ve zemânının fen bilgilerinde yükselmiş olan müslimâna (Medenî), ya’nî ilerici denir. Fende ilerlemiş ağır sanâyı’ kurmuş, fekat ahlâkı bozuk olan kimseye (Zâlim), ya’nî (gerici), eşkiyâ ve diktatör denir. Fen ve san’atda geri ve ahlâkı bozuk olanlara (Vahşî), ya’nî âdî denir. (Medeniyyet), ta’mîr-i bilâd ve terfîh-i ibâddır. Ya’nî, şehrler yapmak ve insanlara hizmetdir. Bu da, fen ve san’at ve güzel ahlâk ile olur. Kısacası, fen ve san’atin güzel ahlâk ile birlikde olmasına (Medeniyyet) denir. Medenî insan, fen ve san’ati, insanların hizmetinde kullanır. Zâlimler ise, insanlara işkence yapmakda kullanır. Görülüyor ki, hakîkî müslimân, ilerici bir insandır. Hıristiyan, yehûdî ve komünist [ya’nî dinsiz], gerici, şakî ve zevallı bir kimsedir. Gö- rülüyor ki, medeniyyet, şehrler, binâlar yapmakdır. Bu da, fen ve san’at ile olur. Tekmîl-i sınâ’at, telâhuk-ı efkâr iledir. İnsanların refâh içinde yaşamaları da, islâm ahlâkı ile olur.] Her müslimânın islâm bilgilerini lüzûmu kadar öğrenmesi farzdır. Bunun için, islâm âlimleri, birçok kitâb yazmışlardır. Ahlâk kitâblarından Nasîrüddîn-i Muhammed Tûsînin yazdığı (Ahlâk-ı nâsırî) ve Celâ- lüddîn-i Muhammed Devânînin yazdığı (Ahlâk-ı Celâlî) ve Hiratlı Hü- seyn Vâız-ı Kâşifînin yazdığı (Ahlâk-ı muhsinî) kitâbları meşhûrdur. Kitâbımızın birinci kısmı, Muhammed Hâdimînin “rahimehullahü teâ- lâ” (Berîka) kitâbından terceme edilmişdir. Bu kısmda, islâmiyyetin be- ğenmediği ahlâkı ve bunlardan korunma ve kurtulma çârelerini bildireceğiz. Bu kötü ahlâk, kalbin hastalıklarıdır. Kalbi ve rûhu ebedî ölüme sürüklerler. Başka kitâblardan alarak yapılan ilâveler, köşeli parantez [ ] içine yazılmışdır. Kitâbımızın ikinci kısmında, 979 [m. 1572] senesinde Edirnede vefât etmiş olan, Alî bin Emrullahın “rahime-hullahü teâlâ” yazmış olduğu, türkçe (Ahlâk-ı alâî) kitâbının baş kısmını yazarak, ahlâkın ta’rîfini ve çeşidlerini açıklıyacağız. Bu kitâbımızı okuyan temiz gençler, dedelerinin, sağlam bedenli, iyi ahlâklı, çalışkan, medenî, ilerici olduklarını anlıyacak, islâm düşmanları- nın yalanlarına, iftirâlarına aldanmakdan kurtulacakdır. Nasîrüddîn-i Tûsînin ismi Muhammed bin Fahreddîndir. Hicrî 597

senesinde Tûsda ya’nî Meşhed şehrinde tevellüd, 672 [m. 1273] de Bağdâdda vefât etdi. Şî’î idi. Hülâgünün Bağdâdı yakıp yıkmasına, yüzbinlerle müslimânı öldürmesine sebeb olanlardan biridir. Hülâgü- nün vezîri oldu. Dörtyüzbin kitâb bulunan bir kütübhâne ve Rasadhâ- ne, bir akademi yapdı. Çok kitâb yazdı. (Fâideli Bilgiler) kitâbının 97.ci sahîfesine bakınız! Muhammed Celâlüddîn-i Devânî “rahime-hullahü teâlâ” 829 senesinde tevellüd, 908 [m. 1503] de, Şîrâzda vefât etdi. İslâm âlimlerinin en büyüklerindendir. Çok kitâb yazdı. (Ahlâk-ı Celâlî) kitâbı fârisî olup, 1304 [m. 1882] senesinde Hindistânda sekizinci baskısı yapılmışdır. İngilizceye de terceme edilmişdir. Hüseyn bin Alî Vâız-i Kâşifî “rahime-hullahü teâlâ”, Hiratda vâız idi. Hicrî 910 [m. 1505] senesinde orada vefât etdi. Ey temiz gençler! Ey, ömrlerini islâm dîninin güzel ahlâkını öğrenmekde ve yaymakda tüketen ve canlarını Allahın dînini insanlara yaymakda fedâ eden şehîdlerin asîl ve kıymetli çocukları! Şerefli ecdâdı- mızın sizlere tam ve doğru olarak getirdiği ve emânet bırakdığı, mubâ- rek islâm dînini ve bunun bildirdiği güzel ahlâkı iyi öğreniniz! Güzel yurdumuza göz diken, can, mal, din ve ahlâk düşmanlarının saldırılarına karşı, bu mukaddes emâneti bütün gücünüzle savununuz! Her yere yayarak, insanları se’âdete kavuşdurmağa çalışınız! Biliniz ki, dînimiz, güzel huylu olmamızı, sevişmemizi, büyüklere hurmet, küçüklere şefkat etmeği, dinli dinsiz, herkese iyilik etmeği emr etmekdedir. Herkesin hakkını, ücretini veriniz! Kanûnlara, hükûmetin emrlerine karşı gelmeyiniz! Vergilerinizi vaktinde ödeyiniz! Allahın, doğruların yardımcısı olduğunu hiç unutmayınız! Sevişelim, yardımlaşalım ki, Allahü teâlâ yardımcımız olsun! İslâm âlimleri buyuruyorlar ki, (Allahü teâlâ insanda üç şey yaratdı: Akl, kalb ve nefs. Bunların hiçbiri görülmez. Varlıklarını eserleri ile, yapdıkları işlerle ve dînimizin bildirmesi ile anlıyoruz. Akl ve nefs dimâgımızda, kalb göğsümüzün sol tarafındaki yüreğimizdedir. Bunlar, madde değildir. Yer kaplamazlar. Buralarda bulunmaları, elektriğin ampulde, miknâtisin endüksiyon bobininde bulunması gibidir. Akl, fen bilgilerini anlamağa çalışır. Bunları anlar. İslâmiyyete uygun olanlarını, fenâlarından, zararlı olanlarından ayırır. İyileri, fenâları, islâmiyyet ayırmakdadır. İslâmiyyeti bilen ve uymak istiyen akla (Akl-ı selîm) denir. Aklı az olan, hep şaşıran kimseye (Ahmak), aklı hiç olmıyana (Mecnûn) denir. Selîm olan akl, islâmiyyetin bildirdiği iyi şeyleri kalbe bildirir. Kalb de, bunları yapmağı irâde ederek, dimâgdan çıkan hareket sinirleri vâsıtası ile, a’zâlara, organlara yapdı- rır. İyi veyâ fenâ şeyleri yapmak arzûsunun kalbe yerleşmesine (Ahlâk), (Huy) denir. Nefs, bedene tatlı gelen şeylere düşkündür. Bunların iyi, fenâ, fâideli, zararlı olduklarını düşünmez. Arzûları, islâmiyyetin emrlerine uygun olmaz. İslâmiyyetin yasak etdiği şeyleri yapmak, nefsi kuvvetlendirir. Dahâ beterini yapdırmak ister. Fenâ, zararlı şeyleri, iyi gösterip, kalbi aldatır. Kalbe bunları yapdırarak, zevklerine kavuşmak için çalışır. Kalbin nefse aldanarak, fenâ huylu olmaması için, ahkâm-ı islâmiyyeye uyarak kalbi kuvvetlendirmek ve nefsi za’îfletmek lâzımdır. Aklı kuvvetlendirmek, islâm bilgilerini okuyup, öğ- renmekle olduğu gibi, kalbin kuvvetlenmesi, ya’nî temizlenmesi de, ahkâm-ı islâmiyyeye uymakla olur. İslâmiyyete uymak için, ihlâs lâzımdır. (İhlâs), işleri, ibâdetleri, Allahü teâlâ emr etdiği için yapmak, başka hiçbir menfe’at düşünmemekdir. Kalbde ihlâs hâsıl olması, kalbin zikr etmesi ile, ya’nî Allah ismini çok söylemesi ile olur. Zikrin ehemmiyyeti, (Kıyâmet ve Âhıret) kitâbı 284.cü sahîfesinden başlıyarak, uzun bildirilmekdedir. Zikrin nasıl yapılacağını, Mürşid-i kâmilden öğrenmek ve aklda bulunan ve his organlarından gelen dünyâ düşüncelerini kalbden çıkarmak şartdır. Dünyâ düşüncesi hiç kalmazsa, kalb kendiliğinden zikr etmeğe başlar. Zikrin nasıl yapılacağı (Tam İlmihâl)in 921.ci sahîfesinde yazılıdır. Şişedeki su boşalınca, havânın şişeye kendiliğinden, hemen girmesi gibidir. Kalbi dünyâ düşüncelerinden korumak, kalbin Mürşid-i kâmilin kalbinden feyz [Nûr] alması ile olur. Kalbden kalbe (feyz), muhabbet yolu ile akar. Mürşidin başka memleketde bulunması veyâ vefât etmiş olması, feyz gelmesine mâni’ olmaz. (Mürşid), islâm bilgilerini iyi bilen ve islâmiyyete tâm uyan, ihlâs sâhibi, Ehl-i sünnet âlimidir. İslâmiyyete uymak, kalbi kuvvetlendirdiği gibi, nefsi za’îfletir. Bu sebeb ile (nefs), kalbin islâmiyyete uymasını, Mürşid-i kâ- milin sohbetinde bulunmağı, kitâblarını okumağı istemez. Dinsiz, îmânsız olmasını ister. Akllarına uymayıp, nefslerine uyan kimseler, bunun için, dinsiz olmakdadır. Nefs ölmez. Fekat, gücü kuvveti kalmayınca, kalbi aldatamaz.) Bugün, yer yüzünde bulunan müslimânlar üç fırkaya ayrılmışdır. Birinci fırka, Eshâb-ı kirâmın yolunda olan, hakîkî müslimânlardır. Bunlara (Ehl-i sünnet) ve (Sünnî) ve (Fırka-i nâciyye), Cehennemden kurtulan fırka denir. İkinci fırka, Eshâb-ı kirâma düşman olanlardır. Bunlara (Şî’î) veyâ (Fırka-i dâlle) sapık fırka denir. Üçüncüsü, sünnîlere ve şî’îlere düşman olanlardır. Bunlara (Vehhâbî) ve (Necdî) denir. Çünki bunlar, ilk olarak Arabistânın Necd şehrinde meydâ- na çıkmışdır. Bunlara (Fırka-i mel’ûne) de denir. Çünki, bunların müslimânlara müşrik dedikleri (Kıyâmet ve Âhıret) ve (Se’âdet-i Ebediyye) kitâblarımızda yazılıdır. Müslimânlara kâfir diyene Peygamberimiz la’net etmişdir. Şî’î fırkasını yehûdîler, vehhâbî fırkasını ingilizler kurdu. Ehl-i sünnet fırkasını türkler korudu. Hangi fırkadan olursa olsun, nefsine uyan ve kalbi bozuk olan, Cehenneme gidecekdir. Her mü’min, nefsini tezkiye için, her zemân çok (Lâ ilâhe illallah) ve kalbini tasfiye için (Estagfirullah) okumalıdır. Ahkâm-ı islâmiyyeye uyanın düâsı muhakkak kabûl olur. Nemâz kılmıyanın, açık kadınlara bakanın ve harâm yiyip içenin, ahkâm-ı islâ- miyyeye uymadığı anlaşılır. Bunların düâları kabûl olmaz. Mîlâdî sene Hicrî şemsî Hicrî kamerî 2001 1380 1422